Serenay. İstanbul.
Zaten yazma işlerinde de hiç iyi olamadım. Ben daha çok, fırça ve boyalarla ilgilendim.
Ve.
"Maria Puder öyle ölmedi."
April 6th
9:25 AM

Cam kapıyı itti. İçeri girdi. Kapının hemen yanındaki masanın sandalyesini çekti oturdu. Dışarıdaki masa ile arasında sadece bir cam vardı incecik bir cam. Bir çay söyledi kendini büyük bardakta. Karşısında oturan arkadaşıyla konuşmaya başladı.

“Uzak durmak ne kadar acı öyle karşında duruyor yakınında ama uzaksın çok uzak.”

“Aynen öyle o kadar kötü ki herkes konuşuyor sen konuşamıyorsun, dokunamıyorsun sadece izliyorsun ceza almış küçük bir çocuk gibi.”

Kafasını sağ tarafa çevirdi istemeden göz göze geldi. Tam yanında oturuyordu. Arada sadece ince bir cam vardı. Kafasını tekrar arkadaşına çevirdi.

“Yanında oturuyor baksana ama elini uzatsan dokunamayacaksın.”

“Kokusu burnuna geliyor ama sen dönüp sarılamıyorsun. Kalbinin atışını vücudunda hissedemiyorsun.”

“Yanına gitmeye çekiniyorsun bazen de. İçinde bir şey tutuyor seni ondan uzaklaştırıyor bir an.”

“Konuşmaya ihtiyacın var sadece onunla konuşmaya. ama onunla bir daha asla konuşamayacaksın.”

“Bir daha göremeyeceksin mesela ya da başkasıyla görüyorsun ve başından aşağı kaynar sular dökülüyor.”

“Sana sarılmasını istediğin kollar başkasına sarılıyor.” 

“Senin öpmeye kıyamadığın o yüzü bir başkası öpüyor.”

“Senin dokunmadığın saçlara başkası dokunuyor. Aşkından dokunamadığın boynu onun boynunu başkaları öpüyor.”

“O güzel elleri bir başkası tutuyor.”

“O dudaklardan çıkan kelimeleri başkası dinliyor. Sen sesini bile duyamazken.”

“O harika gülüşü bir başkası izliyor.”

“Biz insanların gülüşlerini seviyoruz.”

Kafasını çeviriyor tekrar sağ tarafa cam olduğu yerde duruyor ama o kalkıp gitmiş. Tıpkı daha önce yaptığı gibi. Seviyorum deyip bağlanmayanlar çok ilgi çekiyor bu devirde.

March 31st
11:59 AM

Mutfak tezgahının önünde floresan ışığı gözüne girerken 9 aydır parmağında olan yüzüğü kirlenmesin diye çıkartıp bardağın içine koydu. Balkona gidip sepetteki bütün portakalları kucağına doldurup mutfağa geçip tezgaha bıraktı. Dolaptan portakal suyu sıkacağını çıkardı. Portakalları ikiye kesip yavaş yavaş sıkıyordu. Var gücüyle. Bütün stresi avuçlarından akıp gidiyordu. Sıkılan portakal suyunu süzüp turuncu şişesine koydu. Tezgahı temizledi. Işığı kapatıp mutfaktan çıktı.

Mutfakta karanlıkta bir bardağın içinde yalnız bırakmıştı yüzüğünü. 

Turuncu çarşaflı yatağına yattı. Tırnakları sararmıştı sinirlenip kalktı yataktan. Tuvalete gidip ellerini yıkadı kurtulamadı sarıdan. Turuncu diş fırçasıyla dişlerini fırçaladı.

Turuncu mavi’nin zıttıydı tüm sorun buydu belki de. Yüzüğünü de unutmuştu zaten.

March 26th
12:00 PM

Mavi ayakkabılarının beyaz bağcıklarını bağlıyordu sağ diz kapağı yere değerken. Ayağa kalktı aynadan son kez kendine baktı. Şalını doladı boynuna, çantasını sağ omzuna taktı. Kapıdan çıktı. Dar merdivenleri hızlı hızlı indi. Ağır apartman kapısını açtı tüm gücüyle. Kapıdan çıkınca baharın kokusunu çekti içine.Yürüdü. Uzunca. Çok uzunca. Dar sokaklardan geçti. Çocukların koşuşturduğu. Geniş sokaklardan geçti. Çıt çıkmayan sokaklardan. Apartmanın önüne geldi. Merdivenlerden indi. Zile bastı. Kapı açıldı. İtti. Kapıyı açıp içeri girdi. Asansöre bindi. 5. kata çıktı. Asansörün aynasından kendine baktı. Asansör 5. kata geldiğinde durdu. Kapı açıldı. İndi. Evin kapısı açıktı. Onu gördü. Mavi ayakkabılarını çıkarmadan kapının eşiğinde durdu. Çantasından küçük bir makas çıkardı. Sağ eliyle makası, sol eliyle saçını tuttu. O gözlerini dikmiş izliyordu sadece. Saçlarını kesti. Zaten kısa olan saçlarını. Makas elinden düştü. Titreyen avuçlarının içindeki saçları ona uzattı. “Al kalbini bağla bana.” dedi. Titreyen elleri tutamamıştı saçları. Dağılmışlardı her yere. O eğildi ve titreyen ellerini öptü bizimkinin. 

Ama bizimki arkasını dönüp asansöre bindi.

March 21st
10:48 AM

Elleri ceketinin cebinde metroda merdivenlerinde insanların arasından gökyüzüne ulaşmaya çalışıyordu. Metroda saksafon sesiyle ilerlerken geçip giden insanların yüzüne bakıyordu, kendi mutsuzluğuna aldırmadan. Metrodan çıkınca havanın sıcaklığı çarptı yüzüne. Ceketini çıkarıp mavi ince kazağıyla yola devam etti. Kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklerken telefonuna gelen mesajı tekrar tekrar okuyup durdu.

Apartmanın kapısını açıp dar, dik, uzun merdivenleri çıktı yavaş yavaş. Evin kapısını açtı. Ceketini portmantoya asıp ayakkabılarını ayakkabılığa koydu. Diz yapmış mavi pijaması ve beyaz tshirtünü giyip camın önüne oturdu. Mesajları okudu. 

Gökyüzü gördüğü en güzel maviydi. Ve o tekrar aşık oldu maviye. 

Aytuğ Akdoğan demişti ya “Bir pazar sabahı uykusu ve kahvaltısı kadar çok sevdim seni.”  

O bahsettiği bizimki için “mavi”

Ve şuna karar verdi; seviyorum ama bağlanamıyorum diyenleri domuz bağıyla bağlamak gerekiyordu.

March 3rd
4:35 PM

Paltosunun fermuarını çekti, atkısını boynuna doladı. Annesinin ördüğü atkısını. Pencereden son kez baktı. Belki yağmur dinmiştir diye.

Merdivenden aşağı inerken. Telefonundan saate baktı. Apartmanın ağır kapısını açıp yıpranmış sokaktan caddeye çıktı. 

Paltosunun şapkasını kısa kıvırcık saçlarına geçirdi. Çantasının sapına sıkaca sarılıp yürümeye devam etti.

Sağı bozuk olan kulaklığının ucundan gelen “You know I am no good” ile şemsiyeler arasında sağlam kalmaya çalışıyordu. 

Yağmuru sevmezdi; gözlük camının ıslanmasını, saçının gereğinden fazla kabarmasını da sevmedi. 

Portakal suyu almış cafeden çıkarken, onu gördü. 

Gri paltosu, örgü atkısı, sarı saçları ve yanındaki kıza uzattığı siyah şemsiyesi ile.

Onu gözden kaybettikten sonra iki damla aktı gözlerinden. Mavi pijaması değil annesinin ördüğü atkı ıslanmıştı bu kez. 

O arkasından bakardı sadece ve hep beklerdi. 

February 27th
9:24 AM

Yarısı çıkmış ojelerine bakıyordu hüzünle. Pencereden içeri giren rüzgar tüylerini ürpertirken.

80’ler evi inletirken o sessizliğe inanıyordu. Şubat ayının soğukluğuna rağmen annesinin huyunu almıştı işte evi havalandırıyordu. 

Ojelerinin haline bir kez daha üzülüp bileğindeki tokayla saçlarını tepesinden topladı. Kısacık saçları artık ne kadar toplanıyorsa. Yerde duran dün geceden kalma çoraplarını üşüyen bordo ojeli ayaklarına geçirdi.

Tuvalete gidip yanaklarına kadar akmış göz makyajını temizledi. Temizledikçe ağladı. 

Odasının penceresini kapattı. Bulduğu ilk jean pantolonu giydi. Kalın bir kazak giydi ve kalın paltosunu. Eldiveni, şapkası ve atkısını taktı. Çantasını omzuna iliştirdi. Kapıyı çekerken kapının üzerindeki anahtarı çantasına attı. 

Caddeye kadar yürüdü. Bir taksi çevirdi. “Ortaköy” dedi. 

Ortaköy’de inip yürüdü. Tahta kahverengi evin önüne gelince karşı kaldırıma oturdu. Ellerinde onun hayali ile bütün gün soğuk kaldırımda oturdu. Bekledi. Hep bekledi. 

Ama ne giden vardı ne gelen.

December 21st
2:21 PM

Ayna karşısında birbirine dolanmış saçlarını tarıyor. Ve lavaboya dökülen her bir tele bakıyor itina ile. Büyük yuvarlak lavaboya. Tarağı aynanın önüne bıraktı. Geniş tahta tarak. Musluğu açtı. Suyun sıcaklığına bakmak istedi parmağını suyun altına soktu. Salonda gelen telefon sesini umursamadan saçlarını suya bıraktı. Aslında hiç sevmezdi kıvırcık saçlarını taramayı. Suyun altından çıkardı kafasını. Havlu sarmadan salona gitti telefonu hala çalıyordu. Masadan büyük makası aldı. Aynanın karşısına geçti. Makası sağ eliyle sıkıca tuttu. Hala ucundan suların aktığı, mavi pijamasını ıslatan saçlarını sol eliyle tuttu. Makası açtı ve saçlarını kesti. Zaten hiç sevmezdi uzun kıvırcık saçlarını taramayı. Makası lavaboya düşürdü saçları her yere yayılmıştı. Kıvırcık saç telleri. Telefonu tekrar çalmaya başladı. Islak saçları ve beyaz pofuduk ev çizmelerini sürte sürte mavi pijamasının kollarını yukarı çekerek salona yürüdü. Sular hala süzülüyordu omzunun çok üstündeki saçlarından. Telefonu eline aldı, ismi görünce gülümsedi. Telefondaki ses “Bugünüm seninle olsun.” dedi. Ama o sözlerini tutmadı hiçbir zaman. Telefonu bırakıp gözlüklerini yerleştirdi gözüne. Saçlarına attı ellerini; üç ay sonra yaşlar indi gözlerinden çenesine, bir damla mavi pijamasına düştü. Teyzesine verdiği sözlerden ikisini yine tutamamıştı. Bugün ya onunla olacaktı ya da bu pijama çok ıslanacaktı.

11:04 AM

Aldığından beri tozu eksik olmayan gitarı omuzunda nereye gittiğini unuttuğu vagona doğru ilerliyordu. Ayakkabılarının bağcıkları açık. Vagona adım attı. Bütün bedenini zorlukla içeri çekti. Gitarının omuzunu acıtan askısını düzeltti. Vagonun acı dolu kokusunu aldı. Sol elindeki termosu daha sıkı sardı. Cebinden biletini çıkarıp, baktı. Cebine geri koydu. Kompartımanına doğru yürümeye başladı. Kapıyı açtı. Gürültüyle. Gitarını koltuğa bıraktı. Kapıya yakın. Termosu masaya bıraktı. Camı açtı. Cam kenarına yerleşti. Kitabını kucağına. Tren garındaki koşuşturmayı izledi. Ayrılıkları, buluşmaları, kahkahaları, hıçkırıkları, küçük bir kız çocuğunun babasının serçe parmağını yaşlı gözlerle sıkıca sarışını izledi. Sol kolundaki eski saatine baktı. Trenin 5 dk içinde hareket edeceği anonsu duyuldu. Yalnız mı yolculuk edecekti? Yanılıyordu. Kucağında duran kitabını masaya bıraktı. Termosuna sarıldı. Bir yudum aldı. Gözleri dışarıdayken kapının sesine doğru kafasını çevirdi. Kapıdan giren kişiyi görünce kafasını tekrar dışarıya çevir.

İçeri giren “merhaba” dedi sakince. Cevapsız kaldı. Çantasını koltuğa bıraktı. Gözlüklerinden yağmur damlalarını silkeledi içeri giren. Saçlarını salladı. Islak saçlarını. Kazağının kollarını avuçlarına aldı. Dizlerini yukarı çekip koltuğa oturdu. Çantasından bir defter ve kalem çıkardı. Deftere bir şeyler yazmaya başladı.

Bu sırada tren hareket etmeye başlamıştı. 

Deftere yazdıklarını bitirdi. Masanın karşı tarafında oturana doğru itti. Eline aldı defteri yazanları okudu.

“Hayatıma girişini hatırlıyorum. Mavi, olaysız. Hayatımdan gidişini hatırlıyorum. Mavi, olaysız. Giderken götürdüğün maviye ihtiyacım var. Gelmediğinde bende olan mavi. Doğum günün kutlu olsun en mavi adam. En güzel doğum günün bu olsun. Benimle olsun.”

Kahvesinden bir yudum aldı, defterin kapağını kapadı. 

December 17th
8:45 AM

Son Mavi

Tren bekliyor. Dışarıda yağmur var. Şemsiyesi yok yine. Ya alışamadı mavi şehire ya da şemsiye taşımak için onu bekliyor. Şemsiye yalnızsan pek hoş durmuyor.

Bavulunu alıp almama konusunda kararsız. Sigarasını cebine koyuyor. Kahvesinden bir yudum, son yudum alıyor. Bavuluna bakıyor ona fazla geliyor. Kitabını alıp eline çıkıyor evden. Yetişmesi gereken bir tren var. Yağmur var.

Tren garında bir bankta oturuyor. Saate bakıp duruyor. Erken, çok erken gelmiş olmalı. 

Trene son anda yetişiyor. Yerine oturuyor. Yaptığının bir hata olduğunu düşünüp inmek istiyor. Vazgeçiyor. Bu düşünceden kurtulmak istediği için kitabını okumaya başlıyor.

Tren garında sıkılıyor. Ama gidemez ya beklediği tren gelirse. Bir kahve alıyor kendine. Sigara içemiyor. 

Mavi şehirden gitmenin bir hata olduğunu anlamış, dönüyor. Trende olduğuna seviniyor. Mavisine kahvesine geri dönüyor. 

Beklediği trenin geldiğini düşünüyor. Kahvesi biteli çok olmuş. Banktan kalkıyor. Trenden el ele inen çiftleri görünce gülümsüyor.

Üzerinde mavi elbisesiyle onu görüyor. Yağmur yok muydu geldiği yerde? 

Boynunu öpüyor. Boynundan bir hayat kurduğu adamı öpüyor. 

Yağmur dinmiş. Mavi şehirde kahveler geri gelmiş.

Mavi bitti. Bu son mavi.

November 19th
2:53 PM

Mavi

Beklemeyi sevmedi. Beklediği şey bir portakal suyu bile olsa sıkılmıştı şimdiden. Garson bardağı masaya bıraktı. Bardağı görünce gülümsedi. Bir yudum aldı. Çantasından bir defter bir kalem çıkardı. Bir şeyler yazdı. “Ne yazdığını ve o defteri asla kimse bilemedi.” Kalemi ve defteri çantasına geri koydu. Mavi çantasına. Gözleri kapıda. Portakal suyunu içmeye devam etti. 

 Ona hediye almayı düşünmüyordu. Ama bu tam da ona göreydi. Yağmurda yürümeyi hep sevmişti. Kulağında “ıf you want me” ile. 

Dükkanın kapısının açıldığını içeri giren soğuktan fark etti. Artık umudunu yitirmiş gözlerini kapıdan ayırdığı anda. Kapıdan içeri girenin o olmadığını gördü. Kıza sarılan çocuk. Oysaki her gün buraya gelirdi. Bugün neden yoktu? Kim bilir. 

Evin önüne geldiğinde geri dönmeyi düşündü. Bunun korkaklık olacağını bildiğinden vazgeçti. Zile bastı. 

 Atkısını doladı boynuna. Mavi. Beresini taktı. Beyaz. Montunu giydi. Siyah. Çantasını taktı. Mavi. Cafeden çıktı. Portakal suyunu yarım bırakıp. Oysa sevmedi yarım kalanları. 

Kapı açılmadı. Umudunu yitirdi. Yürümeye başladı. Yağmurda ıslanarak. 

Cafenin kapısını itti. Boş bir masa buldu. Üzerinde yarım kalmış portakal suyu olan. 

Bugün yağmuru severek yürüdü evine. Apartmanın kapısını açtı. Sıcak evine girdi. Müzik çalarda “ıf you want me” ile. 


November 18th
8:37 AM
Via

Ankara’yı bir daha sevmelik. 

November 12th
3:49 PM

Mavi

Kapıyı açtı üzerinde gereksiz fazla anahtarlığı olan anahtarıyla. Ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılığa yerleştirmeden bıraktı köşeye. Montunu çıkardı portmantoya astı. Mevsimin kış olmasına söverek. Terliklerini giydi. Soğuk. Odasına girdi. Çantasını yatağa fırlattı. Yatağın tam karşısındaki pencerenin perdesini açtı. Sabah olmasına rağmen hava kapalıydı. Kışa uygun. Pencereyi açtı yağmurun kokusunu aldı yüzünü buruşturup kapadı. Çantasını açtı kitabını aldı “her kadın bir rus şaire aşık olur” kitabın eski kokusunu içine çekti. İkinci el kitapları daima sevmişti. Kitabı elinde mutfağa tezgaha koydu. Radyoya uzandı en sevdiğini açtı. Sevdiği şarkılardan biri çalıyordu. “The hill”. Buzdolabının kapağını açtı. Portakal suyunun olduğu şişe boştu. Ev arkadaşına sövdü. Süt kutusunu eline aldı. Kapağı kapadı. Kurabiyeleri ısıttı. Sıcak kurabiye severdi. Sütü bardağa boşalttı. Radyo başka bir şarkıya geçmişti. Tepsiye sütünü ve kurabiyelerini koydu kitabını kolunun altına aldı radyonun sesini daha da açarak salona yürüdü. Camın önündeki koltuğa oturdu. Yastıklardan birini bacaklarının arasına yerleştirdi tepsiyi yere bıraktı. Kitabı okumaya başladı. Kitabın ilk sayfasındaki numara dikkatini çekti. Eli telefona gitti istemsiz. 

Kapıyı çekerken anahtarı alıp almadığını düşünüyordu. Kendine güvendi ve kapıyı çekti. Gitmesi gereken bir işi vardı artık. Kitaplarla dolu. Kahve kokuları içerisinde. Mavi kapılı kitapçıda. Yağmurun varlığını içine çekti. 2 sokak uzaklıktaki kitapçıya gidiyordu. Günlerden perşembe. Şemsiye kullananlara sövdü. Kitapçının kapısını itti. Çan sesini duydu. Kahve kokusunu içine çekti. Gülümseyerek. Dükkanı uyandıran “The hill”i duyunca daha da mutlu oldu. Eşyalarının olduğu dolabı açtı. Mavi önlüğünü aldı. Beline bağladı. Yaka kartını aldı. Dolabın kapağını kapadı. Ona gelen kitaplardan birini aldı. Günün başlangıcına uygun sakinliğinde olan kitapçıda masalardan birine oturdu, kahvesiyle kitabıyla. 

Dükkanın telefonu çaldı. Masadan kalktı. Telefonun diğer ucundaki sesi duydu. 

Mavi, telaşsız.

November 9th
2:21 AM

Mavi sensin Mavi benim
Mavi senin muziginse benim resimlerim
Mavi senin okudugun kitaplarsa benim yazilarim
Mavi senin gitarinsa benim fircam
Mavi senin dinledigin sarkilarinsa benim filmlerim
Mavi senin nefesinse benim gulusum
Mavi senin kahvense benim portakal suyum
Mavi senin sag elinse benim sol elim
Mavi sensen mavi biziz.
9.11.11 02.25

November 1st
9:12 AM
Via
“06”

“06”

October 20th
12:27 PM

Ben seni sevmek istemedim ki. Maviyi paylaşmak istedim seninle. O çok sevdiğim şarkılarımı dinlemek. Martıları izlemek. Martılardan vazgeçip seni izlemek. Göğüsüne yatıp alamadığım nefesimi senin nefesinde almak. Ellerini ısıtmak. Kendi ellerimi düşünmüyorum bile. Kahvemi paylaşmak. Yağmurda ıslanmak, yağmuru sevmek. Aynı kıyafetleri giymek. Bir kitabı sana okutmak. Sadece sesini saatlerce dinlemek amacım. Vücudunu her köşesini ellerime ezberlemek. Her hücrenin içinde uyumak. Seni uyurken izlemek. Uyurken nefesinden çalmayı planlıyorum. Hırkalarının içinde kaybolmak. Ayaklarımı ısıtmanı. Burnumu ısırmanı. Ellerini incelemeyi. En sevdiğim beremi seninle paylaşmak. Sana atkı örmek. Atkılarını takmak. Kucağında oturmak. Ağladığım filmleri seninle izlemek. Seninle film izlemek. Hasta olduğunda seni saatlerce öpmek. Seninle hasta olmak. Ellerimi boynunda gezdirmek. Sana yemek yapmak. Seni yemek yaparken izlemek. Sana seni seviyorum demek. Yaptığım resimleri göstermek. Senin resmini yapmak. İstedim.

Sana aşık olmak istedim. Sadece varlığını yanımda hissetmek istedim. Sana “kahvem” dediğimi bilmeni istedim. “Mavi” dediğimi bilmeni istedim. Sana yazdıklarımı okumanı istedim. 
Gözlerin bana baksın istedim.